sanat ve sevgi kalbten kalbe giden en kısa yoldur
Trenden Anadolum
BİYOGRAFİ
Temmuz 2008
PzrPztSaÇaPeCuCts
12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031
Yıllık Arşiv
Son Fotoğraflar
Oğlum İtalyan arkadaşıyla Ani Harabelerinde
hAYATA BAKIŞ
YAVRU KEDİ
Işığa bakan kadın
Çiçekler
Trakya
KEKOVA
Rüyadaki ev
Anneanemin perdeleri
Ana Sayfa > Arşiv > Temmuz 2008
Arşiv > Temmuz 2008

Farkında değilsin.
Sıcak nefesim ten oldu ellerine
Zannetme gittim, bitti unuttun
Silinmez yazılar yazdım senin kalbine.

Farkında değilsin
Islandığın bütün yağmurlarda gözyaşlarım
En mutlu olduğun zamanlarda bile
Anılardan  sana selam yollayacağım.

Farkında değilsin.
Batan her güneş beni hatırlatacak
Sabahları ilk gözlerimi göreceksin yanında
Aslında bu şiiri bana sen yazdın
Farkındayım,seni hiç unutmadım sevdiğim yaşadıkça.
Cansın Erol

Yıllar evvel kaybettiğim eşimin anısına..

 

Yorumlar (2) | 19 Temmuz 2008 | ŞİİRLER
Eşimle yeni evliyiz. O genç bir Mülkiye mezunu, bende okulumu yeni bitirmişim. Paramız çok kısıtlı. Ama zaten bizim nesil için o zamanlar, paranın pek bir önemi de yok. Filmlerle, kitaplarla, büyüklerimizin verdiği gazla, pembe gözlüklü romantik gençleriz çoğunlukla. Tam, iki gönül bir olunca samanlık seyran olurları yaşıyoruz. Aşk, sevgi herşeyin üstünde. Yarın ne olur korkumuzda pek yok.Küçük şeylerden, mutluluk büyütmeye bayılıyoruz.İstanbul bu günlerden çok farklı.En azından rahat, trafik yok, hava temiz, insanları güleryüzlü.Anadolu'm daha saf tevekkel, ama o zamanlarda hep ihmallerde.

Size ufak bir anımı anlatayım derken, nerelere geldim.Kırk senenin içine bir dalarsak bu yazı bitmez.Türkiye'siyle siyaseti, eğitimi yaşam koşullarıyla, tam bir dertleri zevk edindim, bende neş'e ne arar muhabbetinden çıkamayız.
Yeni evliyiz ya maaşımızla ancak geçinebiliyoruz.Ayrıca büyüklere yardım fonumuzda var.Ama kimin umuru..Ayın son günü, kalan bir liramızla sinemaya gidip, bir de eyleniyoruz..

Bir gün Beyoğlu'nda gezerken , vitrinde bir şemsiye gördüm.Biraz pahalı, aklım gitti ama cebimizi düşününce eşime söylemedim bile.Bir kaç gün sonra elinde bir hediye paketiyle geldi.Sevinçle açtım.Benim vitrinde görüp beyendiğim şemsiye.Artık nasıl havalara uçtum, boynuna sarıldım tahmin edersiniz.Bakışımdan anlamıştı her halde.Bir yandan duygulandım, bir taraftanda çok para verdi diye üzülüyorum.Ama değer yargıları, duygusal anlamda çok farklıydı o zamanlar.Belki de biz öyleydik bilmiyorum.

Şemsiyem çok güzel.Tam da o zamanın modası.Hele sarı yaldızlı fildişi sapına bayılıyorum.Benim için öyle kıymetli ki, neredeyse yağmurlu havalarda bile kullanmaya kıyamıyorum.Gençlik işte.(Tabii o zamanın.)
Bir gün eşimle Kadıköy'e geçeceğiz.Hava bulutlu.En kıymetli şemsiyemde elimde bütün haşmetiyle.Kadıköy iskelesine geldik.Tam vapura bineceğiz, o anda bir baktım ki olamaz. Benim şemsiyenin sapı yok. Eşim canın sağ olsun gibi teselli lafları ediyor ama, kim dinler, gitti şemsiyemin fildişi kakmalı sapı.Sap gitti ya hemen fildişi oldu zaten.Üzüntüden mahvoluyorum.Vapur gitti. Biz saatlerce bütün geçtiğimiz yolları defalarca arıyarak, belki on vapuru yolladık.Yok, yok.Sonunda üzgün, bitap, bir vapura bindik.Güverteye oturduk.Şemsiye kucağımda ve fildişi sapı tam göz hizamdan alay eder gibi bana bakıyor.Meğer onca saat şemsiyeyi ters tutmuşum.Garibim ikimizde farkına varmadan boşuna helak olmuşuz.O andaki gülme krizimize bütün vapur şaşırmıştır her halde.

Sonra ne şemsiyelerim oldu.Sevdiğimde dahil neler, neler kaybettim. Ama hala her yağmurda o fildişi saplı(aslında değil) şemsiye ve anısı aklıma geliyor ve yüzüme güneş görmüş gibi bir gülücük oturuveriyor. Hüzünle de olsa..
Cansın Erol

Yorum Ekleyin | 14 Temmuz 2008 | YAŞAMDA GEZİNTİLER
Gittikçe maddileşen günümüz dünyasın da ve bir dolu kavram kargaşası arasında , yine de insana ümit veren, yüreğinin yumuşacık alemine geçiş yaptıran iki kelime var. Sanat ve sevgi.İnsanlar doğanın bütün yaradılanları gibi doğar, büyür ve ölürler.Geçici bir dünyanın ebedi sürecidir bu. Ama aynı insan aklıyla, ürettikleriyle, hayalleriyle ve yapıtlarıyla sonsuza taşır dünyasını..

Yaşadığı ilk evi olan mağarasının duvarına resimler yapan, figürler oyan, aklını düşüncesini bilincini daha ilk kullanmaya başladığı anda üretme sürecine giren tek yaratık da insanoğludur.

Sanat yüzyıllar boyu insan için tılsımlı bir araç olmuş.Hissettiklerini çizim, ses ve görüntüyle eyleme geçirmiş.Sanatla, o büyülü güzellikle elinden kayıp giden zamana ve dünyaya egemen olmaya çalışmış.

Nesnel bütün gerçekler, insan bilincinin, yüreğinin yaratıcı doğayla birleştirdiği düşünce sonsuzluğunun ve hayallerinin eseridir.Tıpkı sanat ve bilim gibi...İçin de sevginin, sanatın ve bilimin olmadığı bir dünya..Düşünemiyorum bile.
Sanatta sevgi gibi uzakları yakınlaştırır, paylaşır ve insanı yüceltir.
Gönlümüzce bir şiiri, bir yazıyı paylaştığımız zaman, orada bir dolu hikaye, müzik nağmesi duyarız.Eskimiş resimler de nasıl bir zaman yaşamış insanların nesnelerin akisleri varsa, şiir ve tüm sanat eserlerinde de yaşanmışlığın gönül kayıtları ve resimleri vardır.

Bir çiçeğin açışında ki mucizeyi, yeşili maviyi, göremeyen, bir cocuk gülüşünü, yağmurun sesini duyamayan, kirli havayı soluyan, yalnızca maddi koşullara endeksli bir koşturmanın içinde zamanı sinema şeridi gibi harcayan insan nasıl mutlu olabilir ki. Yaşam zor. Mücadeleli ve karmaşık. Ama maddiyat sonsuza uzanan hiç bir duyguya ulaşamıyor ve etkin olamıyor.Bütün güzellikleri, duyguları, olumlu buluşları yaratan insan, sorumsuzca olumsuzluklara imzasını atıyor, doğaya ve kendine ihanet ediyor aslında..

Halbuki yaradanın insanı yaratarak sunduğu mucizeyi ve sanat eserini görebilse..

Sevgileri unutup para biriktirdiler,
Para etmeyen bir tahta kutuda
Hiç sevgisiz gittiler
Yorum Ekleyin | 14 Temmuz 2008 | YAŞAMDA GEZİNTİLER
Bizi neler hasta ediyor?

A.Rasim K.Usta

Dünyamız değişiyor. Havamız, suyumuz, ormanlarımız, evimiz, işimiz, arabalarımız, telefonlarımız, yediklerimiz, içtiklerimiz, giydiklerimiz, ilaçlarımız, doktorlarımız, hastanelerimiz... Her şeyimiz değişiyor.
Cansın Erol’un Nostalji şiirinde anlattığı gibi değişiyor:

Çiçekler vardı, duman, is bilmezdik biz
O zamanlar yuvalar sıcaktı, sobalar vardı;
Geleceğe sevgi, ümit ekerdik,
Hayal hanemiz küçük sinemalardı.
Yerli malı haftaları yapılırdı okulda,
Öğrenmeye evvel ‘A’dan başladık.
Oyuncaklar teldendi ya da tahtadan,
Mutluluğu duygularda yaşardık.
Önce çiçekler soldu, sonra gökyüzü,
Işıklar arttıkça karardı sokaklar.
İnsanlar büyüdü, saygılar küçüldükçe,
Para denen kağıda hep soldu haklar.
Şimdi sevdalar farklı, eller öksüz kaldı,
Artık aşklar yaşanmıyor gözlerde.
Hep aldıkça tembelleşti sevgiler
Bir arayış sitem var yorgun gönüllerde.


Dünyada her alandaki değişmeden tıp da kendine düşen payı alıyor. Sağlık hızla ‘piyasalaşıyor’... Her şey para ile ölçülür oluyor, sağlık alınıp satılan ‘ticari bir hizmet’ háline geliyor...

Gelişen teknoloji hasta hekim ilişkilerini de ciddi şekilde yaralıyor. Tıpta baş döndürücü ilerlemeler oluyor ve neredeyse her gün yeni bir inceleme yöntemi çıkıyor... Hastalıkların teşhisinde hastanın dinlenmesi ve dikkatli muayenesi önemini giderek yitiriyor. Hekimin bilgi, tecrübe ve yeteneğinin yerini ‘elektronik aletler’ alıyor.

Hastalık teşhisini çoğu zaman doktorlar değil, biyokimya ve radyoloji laboratuarları koyuyor. Ameliyatları mahir eller değil ‘robotlar’ yapıyor. Hastalar arasında ‘Şu doktor çok iyi’ sözünün yerini ‘Şu hastanenin aletleri en iyi’ sözü alıyor. Bu gidişte gazetelerde ‘başarılı teşhis ve tedavileri için Siemens ve Olympus firmalarına teşekkür eden hasta ilanlarına’ da hazırlıklı olmamız gerekiyor.

Doktorlar ve ilaç firmaları arasındaki karşılıklı çıkar ilişkileri de değişiyor ve gelişiyor. Doktorların hiçbir para ödemeden birkaç bin dolarlık kongrelere gönderilmeleri... Bilgisayar, cep telefonu, televizyon... vb akla hayále gelmeyecek pahalı hediyelerin serbestçe verilmesi...

Tıp eğitimi de değişimden nasibini alıyor. Tıp fakültelerinin puanlarının her geçen sene düşmesi... Eğitimin giderek nitelik kaybetmesi... Usta-çırak ilişkisinin bitme noktasına gelmesi... Eğitimin ezbere dayanması... Hekim kalitesini ciddi şekilde etkiliyor... Hekim hataları artıyor.

Hükümetlerin ve sağlık bakanlığının yanlış politikaları da çok önemli: Popülizme yönelik geçmişten gelen uygulamalar... Sistemdeki tüm olumsuzlukların doktorlara mál edilmesi... Sağlığın kalitesinin doktor sayısı ile ölçülür olması... Hastanelerde rehin tutulan hastalardan doktorların suçlanması... Hekim dağılımındaki dengesizlik... Alt yapı ve hemşire, hastabakıcı, laborant, teknisyen... gibi yardımcı sağlık personeli yetersizlikleri... bunlardan sadece birkaçı.

Doktorların yataktan diş macununa, çocuk bezinden kadın bağına... çeşitli ürünlerin reklámlarında boy göstermelerini ve ‘medyatik doktorların’ ünlü olma, hasta kapma adına yaptıkları yanlışların yarattığı güven kaybını da dikkate almak gerek.

Medyada, doğruluğu kanıtlanmamış hasta şikáyetlerinin -hatta bazen iftiraların- hekimi suçlayan haberler olarak yayınlanması, hekimin gerçekten kusurlu olduğu münferit bir olayın sık yapılan bir yanlış gibi sunulması; sağlıkla ilgili her olumsuzlukta doktorların suçlanması... da yabana atılmaması gereken faktörler.

Şimdi, bundan 50 sene kadar önce ölen ünlü hiciv şairimiz Neyzen Tevfik’in, daha tıbbın hayatımıza bu kadar girmediği bir çağda söylediklerine kulak verelim:

Bir hazakatzedeyim, midemi tıp tepti benim
Kırk katır tepse yıkılmazdı bu muhkem bedenim
Kapladı her yanımı sancı, elem, ağrı, bere
Bir mezar oldu vücut, sanki etibba haşere
Hastane sanarak çok yere girdim çıktım
İbret aldım oralardan da canımdan bıktım.

‘İyi ki Neyzen bu günleri görmemiş, yoksa tıbbın da doktorların da háli yaman olacakmış’ diyelim ve sözü gene Cansın Erol’a bırakalım:

Ama biliyorum bir yerlerde bir dolu kalp var.
Güzelliklerde sevmek, sevmek diye çarpan
Hangi güç döndürürdü ki dünyayı hálá
Var olmasaydı sevgi dolu yüce insan.



Ara
Sanat ve sevgi kalpten kalbe giden en kısa yolmudur
Evet
Hayır
bilmiyorum