NİHAT'la CİHAT
Bahçeyi ayıran ufak,tahta bir çit vardı. Yediveren gülleri,arsız sarmaşıklar çiti bütün güzelliğiyle sarmış,adeta çiçekten bir duvar yapmıştı iki evin arasına..Onlar öbür taraftaki evde oturuyorlardı. ,
Genç anne,baba on ve onbir yaşlarında iki erkek çocuk.
Kız çok severdi onları. Dokuz yaşlarında şarışın,kıvırcık çok yaramaz, duygulu bir çocuktu.Ömrü boyuncada duygularını hep uçlarda yaşadı zaten. Çok sevdi,çok üzüldü,çok mutlu oldu.
Kız onların evine gitmek için bahçe kapısını hiç kullanmaz,her defasında çitin üstünden atlayarak geçerdi. Önce gülleri okşar,koklar ne olur canımı acıtmayın diye yalvarır,sonra da bacakları çizik,bereler içinde kendini öbür tarafta bulurdu.
1950 li yıllar verem hastalığının genç,yaşlı demeden kasıp kavurduğu yıllardı. Şimdi kanser,nasılsa o zamanlarda veremin pek çaresi yoktu. Tıpta böyle çok gelişmemeşti zaten.
Kız kendi ailesinin 'sana da geçer' diye koyduğu yasağa rağmen her fırsatta onlarla olmaktan hiç vaz geçmedi. Çok sevdiği arkadaşlarının,hasta annelerinin sessiz hüzünlerine,bitmeyen ümitlerine hep ortak oldu kendince.
Aslında kendisini o hep solgun,öksüren güzel anneyle sırdaş sanıyordu. O zamanlar seyrettiği Türk filimlerinde de çoğunlukla bu tema işlenirdi. Birbirini seven aşıklar kavuşamaz verem olurlardı.Aslında sonunda hep ağlayarak çıktığımız filmler, Türkiye'nin o zamanki gerçekleriydi şimdi daha iyi anlıyorum. E...o da evli,çocuklarıda var,ümitsiz bir aşka düştü verem oldu.Çocuk hayalleriyle böyle yorumluyor,başkalarıda bu sırrı anlarsa diye çok korkuyordu.
Bir kaç ev ileride oturan,yakışıklılığı dillere destan Cemal ağbide bu yüzden vereme yakalanmıştı ya...Cemal ağbisinin seside çok güzeldi. Kapısının önündeki antik taşın üstüne oturur,o zamanlar çok moda olan Kızılırmak türküsünü söylerdi. Hani Kızılırmak'a uçup onlarca insanın ölümüne sebeb olan kara tren için yazılan ağıt. Cemal'in deliler gibi kızda o trendeydi. Ceylan gözlü,yiğit Vahab'ın kızı Zeyno...Cemal onun ölümünden sonra hastalanmış,öylesine yaşıyordu işte..
Cemal ağbisi sazını eline alıp Kızılırmak Türküsü'nü yanık,yanık her söyleyişinde kız kalbinde hiç duymadığı bir hüzünle isimlendiremediği hisler yaşardı.Kızılırmak o koca nehir içinde akardı sanki. O sular kalbinden gözlerine yol bulur akar giderdi her seferinde.
Komşularının gelini Rukiye'de veremdi. Daha onaltı yaşında,ama bir senelik evliydi. Komşular nasılsa küçük kız anlamaz diye her türlü dedikoduyu konuşurlardı yanında. Kocası Rukiye ile bir ay beraber olmuş. o zamandan beri karısına el sürmüyormuş.Ayrı odalarda yatıyorlarmış. Zaten kaynanada aslan gibi oğlum bu illetli,hastalıklı kıza nereden düştü diye çok üzülüyormuş. Hemen boşatırmış ama Allah korkusu varmış. Zaten oğlunun şehirde yavuklusu varmış..
Küçük kız anlamadan ve dinlemiyormuş gibi yapıyor ama çok üzülüyordu. Rukiye,'nin kocasınada çok kızıyordu içinden. Bir insan sevdiğini okşamadan şefkat göstermeden nasıl durabilirdi ki? Üstelik Rukiye, karısı hastaydı.
Kendisi arkadaşlarının annesini hep öpüyor,ellerini tutuyor saatlerce başında oturuyordu. Eve dönünce de annesi ellerini kolanyalıyor bir güzel banyoda yıkıyor, hastalıkda hiç geçmiyordu ona...
Yaramazlıklar,okul yılları çocukluk...
Bir gün ''Cihat'la Nihat'ın annesi öldü '' dedi babası onu kucaklıyarak. Kız anlamadı ölümü. Evlerine koştu hemen. O incecik,güzel kadının yatağı boştu ve bir sürü ağlayan insan vardı evde. Çok sevdiği arkadaşlarınında ağlamalarını durduramıyordu..Zaman içinde ne yapsa olmadı. Yaptığı komiklikler, şaklabanlıklar bile güldüremiyordu onları.. Sonra onları ve kendini mutlu edecek çareyi buldu. Böylece onlarla bir ömür beraber olacaktı...
Kız büyüyüp evliliğin,hayatın manasını anlayacak yaşa gelene kadar, her gece Allaha yalvardı dua etti uzun zaman...
''Allahım beni hemen ya Nihat'la ya Cihat'la evlendir.
Kız yıllar sonra Nihatla karşılaştı.Yanında güzel karısı ve iki çocuğuyla beraber.Çocukluklarının o tertemiz günlerinin hasretiyle kucaklaştılar Hep beraber...Bir çayhanede kadın bu hikayeyi anlattı onlara. Kendi çocuklarınada. Çok güldüler o saflıklara çocukluklarına..İçlerindeki ince hüzüne hiç dokunmadan....
Cansın Erol
|
|
|
Torunuma MEKTUPLAR 1 Eski deyişle müruru zamana uğradı. Eski çok eski dediklerimiz Çoğunun defterden silindi kayıtları Aslın da onlar,özümüz gençliğimiz sevdiklerimiz.
Küçüğüm sana uzun zamandır yazamadım,çok da özledim bilesin.Aslında insanın için de hep var olan,ama sabırla bekletilen duygular,bir bakarsın kalpte ki görünmeyen sığınaklarından taşar gözlerde sel olur.Varsın taşsın.Özlemek bile güzel duygudur.Yaşadığını anlatır insana.Dolu,dolu sevmesen,sevenlerin olmasa neyi,kimi özleyeceksin ki. Aslında ayrılık zordur,acıtır.Ama hayat istediklerimizi,beklentilerimizi bize sunmaz çoğunlukla.O kendi yolunu çizmiştir çoktan.Ama sevgi yer mesafe zaman tanımaz.Gerçekse inatçıdır.vazgeçmez.Ve sevilen mutluysa,sen de mutlu olursun hasrete inat. Ya vatan sevgisi..o bambaşka bir duygudur.yaşamın bile değersiz kalır onun yanında.Aksi olsaydı anneler,babalar evlatlarını,kadınlar eşlerini,kardeşlerini askere savaşlara nasıl yollardı ki.Keşke kavga savaş hiç olmasaydı dünyamız da.Bize armağan verilen kısacık bir zaman dilimini birbirimizi üzmeden,yok etmeden mutlu huzurlu,sevgi dolu geçirebilseydik. Savaş dedim de.Benim doğduğum yıllar ikinci dünya savaşının sonlarına rastlar.Ekmeğin,şekerin vesikayla alındığı yıllar.Sonra 1952 de demokrat partinin Amerika ile balayı devrini yaşarken sırf onlar için dünyanın bir ucu Çin'e yolladığı evlatlarımız. kaybettiklerimiz için çektiğimiz yürek yangınları. Bir de Kıbrıs davamız vardı.Gençliğimiz de meydanlar da! ya istiklal ya ölüm! diye az bağırmadık.Sonrası da ihtilaller ve terör. Ama bizden iki nesil öncesi çok acılar çekti bir tanem.Şimdi üstün de oturduğumuz bu topraklar için neler çekildi,ne şehitler kanlarıyla suladı bu vatanı. Geçmişini unutanın geleceği de olmaz.Bu millet Ata' sıyla bir bütün olup neler pahasına bize armağan etti bu güzel yurdu. Makbule. Makbule Sinop'ta doğdu.O zamanlar Sinop,Kastomonu eyaletine bağlı,zümrüt yeşili ormanları,masmavi deniziyle sakin küçük bir Osmanlı kasabasıydı. Eyalet jandarma komutanı Ali paşanın güzeller güzeli kızı olarak,binsekizyüzlü yılların sonuna doğru yaşama merhaba dedi.Sinop'un ünlü hapishanesinin bitişiğindeydi evleri.o koca duvarlara inat iki katlı evlerin de serpildi büyüdü. Kadın hakları diye bir kavramın olmadığı,bir dönemde kızını okutan,müzik ut dersleri aldıran bir aileye sahipti. Makbule'nin genç kızlık dönemi koskoca Aliye'i Osmaniye'nin çöküş zamanlarına rastlar.Yüz yıllardır sahip olduğumuz,topraklardan uzun zamandır tehlike sinyalleri geliyordu. Bütün millet tedirgindi.İtalyan'lar güney de Trablus ve Bingazi'ye asker çıkarmıştı.Osmanlı ordusu oraya yönelince,Trakya baş kaldırdı.Bulgaristan İtalya ile işbirliği yaptı.Karadağ,Sırp'lar,Arnavutluk devreye girdi. Yunanistan bunu fırsat bilip ayrı bir kanat oluşturdu. Osmanlı o azametli büyük imparatorluk bütün gücünü kaybetmiş,yaralı bir aslan gibi,dört bir yanından vurulmuş,son ölümcül darbeyi bekliyordu sanki. O zamanlar kız erkek arkadaşlığı,flört gibi kavramlar yoktu.Zamanı gelince kızlar ailenin uygun gördüğü bir kocaya verilirdi. Kazara birbirini görüp aşık olanların çoğu da kavuşamazdı zaten.O devre göre aydın bir kasaba sayılan Sinop! da bile.Düşün yirminci asrın başları. Makbule'de bundan nasibini aldı. Genç bir zabitle ne olduğununu anlamadan nikahlanıverdi Bir ömür yaşayacağı adamın yüzünü nikahta görmüş, düğünü beklemek için de baba evine geri dönmüştü. Balkan savaşıda tam o ara da çıktı.Daha elini bile tutmadığı kocası harbe gidiyordu Kocası liman da vedalaşırken ilk defa öptü onu yanağından. Makbule bir dolu kadın gibi acı merak,hüzün için de beklemeye fırsat bile bulamadan, aldı nikahlısının şehit haberini.Küçücük kasaba da gün geçmiyordu ki zaten bir şehit yaralı haberi gelmesin.Acı müşterekti.Vatan ağlıyordu.Düşman Çatalca'ya dayanmıştı, Yürekler,korku merak,içindeydii Balkan harbi daha sona ermeden,binlerce şehidin kanı kurumadan,yeni kara bulutlar geliyordu Avrupa'dan.Balkanlar elimizden gitmiş,yenik Osmanlı yeni,yeni tuzakların içine çekiliyordu acımasızca. Tam bu karmaşa,ve acılar için de aşk geldi çaldı Makbule'nin gönül kapısını. Ben de kendi yaşamım da çok gördüm bebeğim. Acıyla çıktığın bir çok kapı yeni ümit kapıları açabiliyor insana. Yağız kara gözlü sevdiğiyle vakit geçirmeden evlendiler.İçleri buruktu ama mutluydular.Tabii ülkenin bu durumun da ne kadar mutlu olunursa Beraber oldukları bir kaç ay rüya gibiydi.Ama kader o yılların insanları için hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Balkan harbi yeni bitmişti,ama yine kötü haberler geliyordu her taraftan.Vatan gidenlerine ağıt yakıyor,İstanbul uyuyor,Anadolu kaynıyordu. Birinci Dünya savaşı... Masa başında vurulan yumruklar,volkan gibi patlamış,milyonlarca mermiye dönüşüp.Binlerce kilometreye ulaşmıştı çoktan. '26 TEMMUZ 1330 fırkanın emriyle yazıcı olarak aynı gün Şarkışla'ya duhulunuz arzolunur. Makbule daha doyamadığı sevdiği erkeğini içi kan ağlayarak yolcu etti ı savaşa bütün Ayşe'ler Fatma! lar gibi. Kocasından ilk haberi aylar sonra aldı.Şarkışla'dan Trablus'a geçecek ve Mustafa Kemal paşanın öncü birliğine katılacaktı.Sinop'da savaştan nasibini almıştı Kasaba da hemen,hemen hiç erkek kalmamıştı.Daha Balkan savaşlarının yaraları sarılmadan bu vurgun yıllarca sürecek ve makbule gibi binlerce kadını yalnız,çaresiz.acılar için de bırakacaktı. O zamanlar iletişim böyle değildi ki birtanem.Haberler aylar sonra geliyordu İkinci haber kızını doğurduktan bir ay sonra geldi Sevdiği adam,Trablusgarp'da savaşırken İngiliz'lere esir düşmüştü.Makbule'nin kardeşiyle beraber. Makbule acılar sıkıntılarla geçen uzun yıllar da bütün insanlar gibi yaşam savaşı için de evladını büyütmeye çabalarken,kocası da beş yıl sürecek esareti yaşıyordu İngliz'lerin elinde.İşkenceyle kahırla geçen beş tane üçyüz altmışbeş gün.Kendisi gibi üst düzey subayları öldürmüyor ama olmadık işkenceler yapıyorlardı.Günün birinde takas için lazım olurlardı kimbilir. Dayanılmaz sıcak,bakımsızlık,diğer askerlere yapılan zalimlikler hepsini bitirmişti. iEziyet çeken ölen askerlerini gördükçe,ölmediğine hayıflanıyordu.Sevdiklerinden vatanından kilometrelerce uzak,Osmanlı'ya ihanet içinde ki arap toprakların da bitmeyen uzun yıllar., Makbule,tam ümitlerinin bittiği ve en yenik düştüğü anda aldı kocasının dönüş haberini.Beş yıldır görmediği,hayalinde ki adamı beş yaşında ki kızının elini tutarak,bekledi liman da.Merdivenlerden inen bitkin ve yaşlı adamı,bütün vücudu titreyerek hüzünle kucakladı.Darmadağın olmuş hayaller ve bütünler. Tıpkı vatanı gibi Makbule içinden taşan hıçkırıkları yine içine gömdü.İkisi de daha yirmili yaşlarını bitirmemişlerdi.. Şok çabuk geçti.Erkeklerini evlatlarını kaybeden bir dolu kadından daha şanslı olduğunu biliyordu Bütün olumsuzlukları attı kafasından hasta,bitkin kocasını sevgiyle sardı titreyen kollarıyla. İkinci kızı doğduğunda Türkiye yine bir savaşı kurtuluş savaşını yaşıyordu.Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmiş,Yeni Türkiye için milletiyle elele uğraş veriyordu. Öldü,bitti denilen,üstünde zafer çığlıklarıyla tepinen bir sürü düşmana nisbet, yepyeni bir ümit, yeni bir ülke doğuyordu Osmanlı'dan. Makbule.... O kadın benim anneannemdi Dedemi hiç hatırlamıyorum.Uzun esaret yılları savaşlar çok yıpratmış onu. Uğruna esir düştüğü vatanı,Atatürk ve ailesinin sevgisiyle yaşamış uzun yıllar. Anneannemi hayal meyal hatırlıyorum.İncecik,uzun boylu,siyah saçlı ve gözlerin de buğu olan bir kadın. Gencecik yaşamlarını şehit veren milyonlarca erkek, ve hüzün gözlü kalbi yaralı kadınlar gaziler.Onlar kendi çocuklarına,yeni nesillere ümit ve güven dolu bir ülke hediye ettiler.Onları Atatürk ilkeleriyle yokluklar içinde ama onurla büyüttüler.okuttular Sonrasını bilemiyorum.Ben,biz,bizler... sizlere ne bırakabileceğiz.Suçluluk hissini duymadan... Anneannem bize geldiği zaman koynunda yatardım,Hiç masal anlatmazdı bana. Babaannem gibi değildi.Belki de gerçekleri çok acı yaşadığı için... Her sabah dört de uyanır,beni de uyandırırdı.Küçük mangalın da pişirdiği kahvesinin birazını paylaşmak için. Anılar,anılar...İnsanın yaşadığı ve çoğunlukla bilinçsizce harcadığı yaşamı. Yaş aldıkça nasıl bir hatıra hazinen oluyor bilemezsin.O hazineyi hep güzel şeylerle doldurabilsek,ve koruyabilsek.Geçmişe,geleceğe,ve güzelliklere daha az ihanet ederiz belki de. Ben senin anıların da nasıl olacağım bilemiyorum.Ama sen benim seni çok sevdiğimi hep bileceksin. Ve ben o sevgi de ölümsüz olacağım..Tıpkı benim ölümsüzlerim gibi |
| | Cansın Erol
|
|
Dün gece sen bir melek gibi uyurken,başucun da saatlerce seni seyrettim.Tanrının yarattığı eşsiz mucizeyi.Hak etmediğimiz,bilinçsizce dünyaya getirip,dünyasını zehir ettiğimiz.bakamadığımız,sokaklara savaşların içine attığımız,çocuklar geldi aklıma.Hepsini okşayıp sevdim,gönlümle. Çaresizce ve hüzünle Sana bakarken geçmiş ve geleceği gördüm sanki.Babanı amcalarını ilk kucağıma alışım ve o anların mutluluğu keyfi sardı içimi.Var olan ve kaybettiğim bütün sevgiler ilahi bir müziğin sonsuz nağmeleri gibi bütün dünyamı kuşattılar.Yaşam da bana armağan verilen bu duygular ve sen Tanrıya binlerce teşekkürler ettim. Bir tanem,bir zamanlar bu kocaman babaanne de çocuktu.İnanılır gibi değil! Uzun yıllar,tek çocuk olmanın keyfini süren,yaramaz,zayıf bir kız çocuk.Hani eben diye takıldığım,doktor dayı çok sonraları teşrif etti dünyaya. Bizim çocukluğumuz da şimdi ki oyuncakların imkanların hiç biri yoktu ki.Çelik çomak oynar topaç çevirir,tellerden yaptığımız arabaları yarıştırırdık. Sokaklar bahçeler bizimdi.Yeşiller bu kadar az binalar bu kadar çok değildi. Ankara'daki iki katlı evimizi hatırlıyorum.Hala sevgisiyle içimi ısıtan babaannemi,sakin sokakları,tertemiz giyinmiş güzel insanları.Orhan Veli,Nihal Atsız,gibi çok değerli şairler sık,sık evimize gelir,onların sohbetleri şiirleriyle,beslenirdim farkın da olmadan. Sonra kısa bir süre için Öğretmen olan anne ve babamın tayiniyle Kırıkkale ye taşındık.Şair bir öğremenin,hem sağcı hem solcu insanlarla görüşmesi,O zaman ki iktidarın mili eğitim müdürünün gözünden kaçmamıştı.Ah birtanem aynı filimleri yıllardır seyretmekten bıktık inan... O küçük kasaba da geçen çoçukluk yıllarım.Tadı hala yüreğim de İlk evimiz bahçesi,nergisler sardunyalarla dolu iki katlı ahşap bir evdi.Üst katta ev sahiplerimiz oturuyordu.Nur yüzlü nur yürekli iki güzel insan.Bana ve insanlara verdikleri duyguları sana anlatamam.Onun için her fırsatta pırıl,pırıl ovulmuş sapsarı parlayan tahta merdivenlerden koşarak çıkar,hiç kilitlenmeyen kapılarını açıp,bembeyaz işlemeli sabun kokan,kerevetteki kucaklarına atardım kendimi.Her defasında uzun zamandır görmemişler de çok özlemişler gibi koklayarak öpüp okşarlardı beni. İkram edecek birşeyleri mutlak olurdu.Dinimizi yüceliğini güzelliklerini onlardan öğrendim ben.Hiç yalan söyleme kimseyi aldatma.Sevgiyi,saygıyı tanrını yarattıklarından esirgemiyeceksin.Affetmeyi mütevazı olmayı bileceksin.Duaları ezberletir benimle,büyük bir insanmışım gibi de sohbet derlerdi Şimdi bakıyorum da bin dokuzyüz ellilerin Türkiye 'sinin küçük bir kasabasına ve bu günlere... O zamanlar evlerin tek lüksü radyo idi.Hani şimdi bazı evlerde antika olarak baş köşeye konan önü,çoğunlukla bezle kaplı,kocaman düğmeli süs eşyası.Tek istasyonlu zaman,zaman cızırtılarla çalışan ama dış dünyayla tek bağlantımız,eylencemiz.Doğru türkçeyi,müziği,şiiri tiyatroyu bir dolu bilgiyi, ondan aldı bizim neslimiz.Şimdi binlerce televizyonun,radyonun,bilgisayarın ve iletişim aletlerinin var olduğu yirmibirinci yüzyılımız da ve bir dolu kavram kargaşasının arasın da hangi nesil daha şanslı bilemiyorum.... Evlerde kışın etrafın da toplandığımız sobalarımız vardı.Daha zengin evlerde kuzineler Mutlak bir kedimiz olurdu.Çapkın yaramaz,tembel asabi ağırbaşlı kediler.Hayvanların da insanlar gibi çeşitli karakterlere sahip olduğunu o zamanlar öğrendim.Komşular birbirine gelir gider, ve evlerin de pişenlerden mutlaka yollarlardı Memleketin ne olacağı,pahalılık konuşmaları bu günden farklı olmadığı için anlatmama gerek yok.Çok sonradan tanışma fırsatı bulduğum Safiye Ayla Müzeyyen Senar' ın sesleri şarkıları konuşulur.Hamiyet Yüceses,in güzelliği anlatılırdı. Buz dolabı,çamaşır makinesi gibi aletler hayallerde bile yoktu.Yiyecekler tel dolaplar da saklanır,kışlık erzaklar yazın hazırlanıp tenekeler de bekletilirdi. Filimleri Amerikadan beş altı yıl sonra seyrederdik.Gazeteleri çlktıktan iki gün sonra okurduk. Hatırlıyorum,yattığım oda çok küçüktü.Geceleri yatağımda uyumadan önce gördüğüm son şey,kıpkızıl cilalı tavan tahtaları olurdu.Bir zamanlar yemyeşil bir ağaç olan o tahtaların kesilirken canlarının acıdığını düşünür çok üzülürdüm.Cılız sokak lambasının ışığının vurmadığı yerlerde acayip gölgeler oluşurdu.Yuvarlak hareli kesitlerinde insan yüzleri çiçek şekilleri görürdüm.Bazen de ürkütücü gölgeler.İçim korkuyla dolu hemen gözlerimi kapar,horoz seslerini kendime nini yapardım.Bir de kapı da yatan sarıkız. bütün korkularım aniden biterdi onu düşününce..Ne güzel uykulardi onlar. Sevginin büyüklüğü biraz da aldığın sevgileri çoğaltmaktan geçer.Sende hayvanları çok seviyorsun.Tanrının yarattığı her şey güzel ve dengelidir.Yaşamın boyunca yalnız gözlerinle değil kalbinle de bakarsan bunu göreceksin.Sevgiyi,aklı güzellikleri yanlış kullanan aslın da insanlar.Kendi eliyle yok ettiği değerlerin hırsını birbirinden çıkaran da...Onun için çoğu insan kendi bozduklarıyla kendinden kaçmak için yine doğaya ve hayvanlara sığınır.Oradaki saf temiz sevgiyi bulmak için.. Sarıkız tanıdığım da çok yaşlıydı.Bir zamanlar evini sürüsünü koruyan o azametli hayvanı yaşlanınca sokağa atıvermiş sahibi.Vefasızlık ne kadar kolay bir duygudur. İnsanlar birbirine de onun için bu kadar sık uyguluyorlar herhalde. O tıpkı Anadolu insanı gibi saf temiz ve koruyucuydu.Kimseyi rahatsız etmezdi.O kadar güzel gözleri vardı ki sana anlatamam.Her şeyi bilen gören anlayan bilge gözler.Yer,yer dökülmüş kırçıl tüyleri,kocaman gövdesiyle uzaktan bakanlara biraz korkutucu gelirdi belki de, Bir akşam üstü okuldan dönerken gördüm onu,Bir kaç çocuk bağırarak ve korkuyla karışık bir arsızlıkla kocaman taşlar atıyorlardı üstüne.o taşlardan kaçmak için biraz uzağa gidiyor aldırmadan yoluna devam ediyordu.Yaşlı,ergin bir adamın yaramazlığa hoşgörülü edasıyla.Çocuk yüreğim acıyla doldu.Sarıkızın önüne geçtim.Atılan taşlardan birisi bacağıma geldi. ağlamaya başladım.O durdu birden, üzgün gözleriyle baktı bana. sonra kocaman dişlerini göstererek çocuklara doğru bir iki adım attı. Zarar verme niyeti yoktu biliyorum.Çocuklar korkuyla kaçtılar.Sarıkız geri döndü önüme diz çöküp.acıyan dizimi yalamaya başladı.Gözlerin de yaş yoktu ama o da ağlıyordu sanki benim gibi.Eve beraber geldİk ve hiç ayrılmadık o ölene kadar. Ertesi sabah okula gitmek için sokak kapısını açtığım da kocaman bir post gibi kapının önünde yatıyordu.Sevdik okşadık kalk dedik.Ne yapsak kıpırdamıyordu yerinden.Çaresiz üstünden atlamak için bir bacağımı atınca,kalktı birden ben ve çantam üstün de oturuyor bulduk kendimizi.Tıpkı bir at gibi beni sırtın da okula götürdü.Dönüşte okulun önün de bekliyordu beni..Yıllarca o küçük kasabanın dilinde sırtındaki kızı okula getirip götüren bir köpekle bir çocuğun dostluğu söylendi durdu. Onu kaybedince çocuk kalbimle öleceğim zannettim.Daha ölümün bile ne olduğunu bilmiyordum ki,Sonra yaşadıkça maddi manevi bir dolu kayıplar yaşadım ve yaşayacağımızı öğrendim kendi sıramız gelene dek. Bir de sevgi sevenlerde yaşadığınca sevilenler ölmezmiş onu öğrendim. Tabii yaşarken bu sonsuz duyguyu birbirine armağan bırakabilenler için geçerli olmalı bu cümle. Bunu öğrenmek bile insanın yaşadığına değer..İnan bana Seni çok seviyorum bebeğim....... |
| | Sarıkız şiirinden ilham
|
|
Dünya var olduğundan beri, yılın üçyüz altmışdört günü kambur felek yeryüzüne iner,davul çalar,şarkı söylermiş.İnsanlar onu göremez ve yaşamlarının onun şarkılarıyla nasıl değiştiğini anlamadan ölüp giderlermiş. Şarkının sözleri hep aynı olurmuş. Bir çirkin bir güzele,bir iyi bir kötüye, akıllı deliye,benim fermanım böyle. Bu yüzden insanlar yanlış seçimler,hatalar yapıp nedenini anlamadan üzülüp mutsuz olurlarmış hayat boyu. Üçyüz altmışbeşinci gün felek yorulur uyurmuş bir gün boyunca. O gün iyilik melekleri dünyaya iner insanları mutlu etmek için şarkılar söyler,aşk ve sevgi oklarını birbirine denk insanlara atarlarmış.O gün bir araya gelebilenler de hep mutlu olurlarmış.
O GÜN Melekler yine o gün çok yorgundu.Dünya çok değişmişti son zamanlarda.Bir karmaşa ve koşuşturmanın için de, kendi bildiklerini yapıyor,atılan sevgi oklarının bile farkına varamıyorlardı insanlar.Böyle giderse iyice çekilmez hale gelecekti yaşamları Küçük melekler öğrenimlerini tamamlamadan,ve olgunlaşmadan Dünyaya inemezlerdi.Çünki aşk ve sevgi öyle pek kolay bir duygu değildi.Çok yüksek özveri.şefkat,ve erdem istiyordu. Küçük aşk meleğinin o gün canı çok sıkkındı.Bir an evvel dünyaya inmek istiyordu ama Baş melek bir türlü izin vermiyordu inatla.Yalvarmaktan bıkmıştı artık. / Ne olur bana bir fırsat verin.Bu gün dünyaya ben ineyim.Göreceksiniz hiç hata yapmayacağım.Gencim,bilgiliyim,sizlerden daha hızlı hareket edip daha çok insanı mutlu edebilirim.Hem gözlerim de daha iyi görüyor/. O kadar uzun zamandır yalvarıyordu ki izin tam ümitlerinin bittiği anda geldi. Gereken deneyime sahip olmadığın halde sana bir fırsat tanımaya karar verdik.Yalnız çok dikkatli ol.Yaramazlık sabırsızlık yapma ve sakın uyuma. Küçük melek o kadar mutluydu ki kendisine söylenenleri duymuyordu bile.O gençti herşeyi biliyordu. Niye yanlış yapsın ki? Oklarını kuşandı.Ama çok ağırdı bunlar. Büyükleri söylemişti' Aşk,sevgi bunları taşımak çok tatlı o oranda da emek,özveri sabır, vefa gibi bir dolu duygu taşımanı ister.Ve hiç bir karşılık da beklemez. Küçük melek,bakınca tüy gibi uçuşan ama kocaman agır kanatlarını şöyle bir dengeledi,çocukluğunun verdiği,çoşku heyecanla içi kıpır kıpır,Dünyaya doğru uçup gözden kayboldu. Kadın Kadın güneşin yüzüne vuran,çapkın,ısıtan ışıklarıyla uyandı.Gece çok zor uyumuştu.Şimdi yine kalkacak,uykusuzluğun,düşüncelerin yorgunluğun da banyoya gidecek,aynada mutsuz,bıkkın gözlerini görecek. Yalnızlıktan mı acaba.Onu kaybedeli kaç yıl oldu.Onsuz hiç değişmeyen aynı yaşantı.Bomboş bir ev,iş,bir kaç dost.Sosyal, çoğu gerekli olmayan koşuşmalar ve uzun geceler.Zaman deli gibi akıp gidiyor,ve yaş kırk Hoş seçimini kendi yapmıştı.Beraber yaşanan bir dolu karmaşa ve üzüntüden daha iyiydi sakin yalnızlık. Etrafında şahit olduğu,yapay sevgiler yalan ilişkiler,aldatmalar, güven duygusunu iyice yok etmişti.Beyaz atlı prens de yok nasıl olsa.Dürüst,içten,sevgi dolu bir insan.Anlayan,paylaşan,güven dolu bir dost, bir sevgili.Gitgide maddileşen mekanikleşen bir dünya da bu hayallere ne gerek var. Çekik,yeşil gözlerini, hiç boyamadan bıraktı.Tek tük kırlaşmış siyah parlak saçlarını bir ipek tutamı gibi tokayla tutturuverdi ensesine,Narin ince vücuduna bir etek. gözleri gibi bir yeşil bluz.Bütün özensizliğine karşın,o hınzır güzelliği üstündeydi yine de. Kendi dünyasının kapısını evin kapısıyla kilitleyip çıktı evden.Kahvesini bile içmeyi unutmuştu. işe geçerken vapur da,o doyumsuz İstanbul manzarasına ve maviye karşı bir çayı hak ettim artık.diye düşündü. Yanında da çıtır,çıtır bir simit. Boş ver hayat güzel. GÜNAYDIN DÜNYA. Adam Adam uzun süren yorucu bir ilişkiden yeni kurtulmuştu.Acısıyla tatlısıyla beş yıl.Neden sevgiler başladığı gibi gitmiyor.ki Aşkmı eskiyor,yoksa biz mi aşkı yok ediyoruz özensizliğimizle.Aşk niye değişsin ki o öylece ilk günki gibi duruyor.Sevgi de öyle o hep var olduğu gibi.Temiz,saf ve büyük.Ama insanlar.Gerçek kişiliklerini saklamasalar,beklentilerini,egolarını sevginin üstüne çıkarmasalar,kişilik savaşlarını,birbirlerini anlamaya çevirseler,aşka sevgiye suçu atıp bu kadar kolay rahatlıyamazlardı her halde. Adam uzun boyunun zor sığdığı yatağından bu düşüncelerle kalktı.Bu evden taşınmalıyım. Her şey onu ve karşılıklı pişmanlıkları hatırlatıyor.diye söylendi uykulu haliyle.Yaşam kısa bir zaman dilimi.Birbirini üzmeye incitmeye ne gerek var ki. Güzel bir işim var. Kariyerimin doruğundayım.Yakışıklı bir adamım.Ama gerçek bir sevgi bir dost bir......Paylaşan anlayan,kıyamayan ve menfaatsiz.ilişki rüya mı acaba.... Saatine baktı işe geç kalmıştı Boş ver diye geçirdi içinden.Bu gün arabayı da almayacağım.doğru vapura Deniz havası.. güzel İstanbul merhaba yeni bir gün... Kadınla Erkek aynı saatte,aynı vapura bindiler ve tesadüf karşılıklı oturdular. Adam kadını farkedince,sarsıldı birden.Kalbi olmadığı kadar hızlı atıyordu.ve içinden yükselen sıcacık bir duygu seli... Tansiyonum yükseldi,galiba derken içinden,öyle olmadığını da çok iyi biliyordu gerçekte. Hüzünle bakan,uzun kirpikli yeşil gözler.Yemyeşil,uçsuz bucaksız ormanlar gibi.İsyanla kıvrılmış dolgun dudaklar,Sanki kadının içinde bir ışık vardı ve solgun beyaz yüzünü saf, tertemiz bir sakinlikle aydınlatıyordu.Adam kadından gözlerini ayıramıyor,ayıp olur diye de arada güçlükle bakışlarını kaçırmaya çalışıyordu.Birden dayanılmaz bir arzuyla,kadının ince,uzun parmaklı ellerini tutmak istedi.'Ellerini avucuma alsam ve hiç bırakmasam bir daha.Başını omuzuma dayasa yalnızca.İrkildi birden.Bana neler oluyorTanrım.İlk defa gördüğüm bir insan.Düşündüklerimi bir anlasa kimbilir hakkım da neler düşünür.Birden kadınla göz,göze geldiler.Adam yeniden vurgun yemiş gibi sarsıldı Utandı kendinden.Aklı kadında,mavi gökyüzüne doğru kaçırdı gözlerini. Kadının gözleri adamla çarpışınca delice duygular aktı kalbine.'Bu gözler,nasıl da huzur güven dolu. Sanki sevgi iki göz olmuş bana bakıyor. Allahım bu yaştan sonra bu hayal gücü de nereden çıktı.Ne kadar hoş,yakışıklı bir adam ama.Onunla bir ömür yaşam nasıl olur kimbilir.Şimdi uzansa,yavaşca o kocaman elleriyle ellerimi tutsa,Yan yana vapurdan çıksak.Hiç kimsenin olmadığı yemyeşil, sonsuz bir ormanda,başım omuzun da yürüsek,yürüsek.Sevgiye doğru. Kadın uyandı birden düşüncelerinden.Ne yapıyorum ben. Hiç tanımadığım ve bir daha da görmeyeceğim bir insan için ne saçma seyler geçiyor aklımdan.Zaten evlidir de.Ne kadar ayıp.. Vapur iskeleye yanaştı.Aceleyle kalktı kadın.Aslında adamdan değil kendinden kaçıyordu galiba.Adam hemen arkasındaydı. Uzansa kadını tutsa bir merhaba dese.dese..... Kadının saçlarının kokusu adamın içine kalbinin derinliklerine,yağmurlarla yıkanmış yeşil rayihalar bıraktı. Yaşadığı zamanca adam en çok yeşili sevecekti artık. Sonra düşünceleri birbirinde,hayatlarını değiştirecek,onları belki de çok mutlu edecek o ufacık cesareti gösteremeden,ayrı yönlere,kendi yaşamlarına doğru yürüyüp gittiler. Küçük aşk meleği vapur da kadınla erkeğin oturduğu yerin hemen üzerinde kocaman kanatlarıyla öylece duruyordu. Dünyaya inince ilk kadınla erkeği görmüş oklarını onlara atmaya karar vermişti.Dünyanın en mutlu sevgi dolu insanlarından olacaklardı bir ömür boyu.Gün boyu çalışması lazımdı ne kadar çok ok atarsa,o kadar fazla insan mutlu olurdu kambur koca feleğe inat,. Ama hiç deneyimi yoktu.yükü ağırdı ve çok yorulmuştu.Dünya zamanıyla uyuduğu yirmi dakika...Uyandığında kadınla erkek yoktu.Büyük melek çok kızacaktı Kaybettiği zamanı hemen kapatmalı ve daha çok insana yetişmeliydi ki kendini affetsinler.İçinde o iki güzel insanı kaçırmanın pişmanlığıyla,yepyeni insanlara ve diyarlara doğru uçup gitti.......,
Cansın Erol. |
| |
|
|
Küçüğüm sana uzun zamandır yazamadım,çok da özledim bilesin.Aslında insanın için de hep var olan,ama sabırla bekletilen duygular,bir bakarsın kalpte ki görünmeyen sığınaklarından taşar gözlerde sel olur.Varsın taşsın.Özlemek bile güzel duygudur.Yaşadığını anlatır insana.Dolu,dolu sevmesen,sevenlerin olmasa neyi,kimi özleyeceksin ki. Aslında ayrılık zordur,acıtır.Ama hayat istediklerimizi,beklentilerimizi bize sunmaz çoğunlukla.O kendi yolunu çizmiştir çoktan.Ama sevgi yer mesafe zaman tanımaz.Gerçekse inatçıdır.vazgeçmez.Ve sevilen mutluysa,sen de mutlu olursun hasrete inat. Ya vatan sevgisi..o bambaşka bir duygudur.yaşamın bile değersiz kalır onun yanında.Aksi olsaydı anneler,babalar evlatlarını,kadınlar eşlerini,kardeşlerini askere savaşlara nasıl yollardı ki.Keşke kavga savaş hiç olmasaydı dünyamız da.Bize armağan verilen kısacık bir zaman dilimini birbirimizi üzmeden,yok etmeden mutlu huzurlu,sevgi dolu geçirebilseydik. Savaş dedim de.Benim doğduğum yıllar ikinci dünya savaşının sonlarına rastlar.Ekmeğin,şekerin vesikayla alındığı yıllar.Sonra 1952 de demokrat partinin Amerika ile balayı devrini yaşarken sırf onlar için dünyanın bir ucu Çin'e yolladığı evlatlarımız. kaybettiklerimiz için çektiğimiz yürek yangınları. Bir de Kıbrıs davamız vardı.Gençliğimiz de meydanlar da! ya istiklal ya ölüm! diye az bağırmadık.Sonrası da ihtilaller ve terör. Ama bizden iki nesil öncesi çok acılar çekti bir tanem.Şimdi üstün de oturduğumuz bu topraklar için neler çekildi,ne şehitler kanlarıyla suladı bu vatanı. Geçmişini unutanın geleceği de olmaz.Bu millet Ata' sıyla bir bütün olup neler pahasına bize armağan etti bu güzel yurdu. Makbule. Makbule Sinop'ta doğdu.O zamanlar Sinop,Kastomonu eyaletine bağlı,zümrüt yeşili ormanları,masmavi deniziyle sakin küçük bir Osmanlı kasabasıydı. Eyalet jandarma komutanı Ali paşanın güzeller güzeli kızı olarak,binsekizyüzlü yılların sonuna doğru yaşama merhaba dedi.Sinop'un ünlü hapishanesinin bitişiğindeydi evleri.o koca duvarlara inat iki katlı evlerin de serpildi büyüdü. Kadın hakları diye bir kavramın olmadığı,bir dönemde kızını okutan,müzik ut dersleri aldıran bir aileye sahipti. Makbule'nin genç kızlık dönemi koskoca Aliye'i Osmaniye'nin çöküş zamanlarına rastlar.Yüz yıllardır sahip olduğumuz,topraklardan uzun zamandır tehlike sinyalleri geliyordu. Bütün millet tedirgindi.İtalyan'lar güney de Trablus ve Bingazi'ye asker çıkarmıştı.Osmanlı ordusu oraya yönelince,Trakya baş kaldırdı.Bulgaristan İtalya ile işbirliği yaptı.Karadağ,Sırp'lar,Arnavutluk devreye girdi. Yunanistan bunu fırsat bilip ayrı bir kanat oluşturdu. Osmanlı o azametli büyük imparatorluk bütün gücünü kaybetmiş,yaralı bir aslan gibi,dört bir yanından vurulmuş,son ölümcül darbeyi bekliyordu sanki. O zamanlar kız erkek arkadaşlığı,flört gibi kavramlar yoktu.Zamanı gelince kızlar ailenin uygun gördüğü bir kocaya verilirdi. Kazara birbirini görüp aşık olanların çoğu da kavuşamazdı zaten.O devre göre aydın bir kasaba sayılan Sinop! da bile.Düşün yirminci asrın başları. Makbule'de bundan nasibini aldı. Genç bir zabitle ne olduğununu anlamadan nikahlanıverdi Bir ömür yaşayacağı adamın yüzünü nikahta görmüş, düğünü beklemek için de baba evine geri dönmüştü. Balkan savaşıda tam o ara da çıktı.Daha elini bile tutmadığı kocası harbe gidiyordu Kocası liman da vedalaşırken ilk defa öptü onu yanağından. Makbule bir dolu kadın gibi acı merak,hüzün için de beklemeye fırsat bile bulamadan, aldı nikahlısının şehit haberini.Küçücük kasaba da gün geçmiyordu ki zaten bir şehit yaralı haberi gelmesin.Acı müşterekti.Vatan ağlıyordu.Düşman Çatalca'ya dayanmıştı, Yürekler,korku merak,içindeydii Balkan harbi daha sona ermeden,binlerce şehidin kanı kurumadan,yeni kara bulutlar geliyordu Avrupa'dan.Balkanlar elimizden gitmiş,yenik Osmanlı yeni,yeni tuzakların içine çekiliyordu acımasızca. Tam bu karmaşa,ve acılar için de aşk geldi çaldı Makbule'nin gönül kapısını. Ben de kendi yaşamım da çok gördüm bebeğim. Acıyla çıktığın bir çok kapı yeni ümit kapıları açabiliyor insana. Yağız kara gözlü sevdiğiyle vakit geçirmeden evlendiler.İçleri buruktu ama mutluydular.Tabii ülkenin bu durumun da ne kadar mutlu olunursa Beraber oldukları bir kaç ay rüya gibiydi.Ama kader o yılların insanları için hiç de iyi şeyler düşünmüyordu. Balkan harbi yeni bitmişti,ama yine kötü haberler geliyordu her taraftan.Vatan gidenlerine ağıt yakıyor,İstanbul uyuyor,Anadolu kaynıyordu. Birinci Dünya savaşı... Masa başında vurulan yumruklar,volkan gibi patlamış,milyonlarca mermiye dönüşüp.Binlerce kilometreye ulaşmıştı çoktan. '26 TEMMUZ 1330 fırkanın emriyle yazıcı olarak aynı gün Şarkışla'ya duhulunuz arzolunur. Makbule daha doyamadığı sevdiği erkeğini içi kan ağlayarak yolcu etti ı savaşa bütün Ayşe'ler Fatma! lar gibi. Kocasından ilk haberi aylar sonra aldı.Şarkışla'dan Trablus'a geçecek ve Mustafa Kemal paşanın öncü birliğine katılacaktı.Sinop'da savaştan nasibini almıştı Kasaba da hemen,hemen hiç erkek kalmamıştı.Daha Balkan savaşlarının yaraları sarılmadan bu vurgun yıllarca sürecek ve makbule gibi binlerce kadını yalnız,çaresiz.acılar için de bırakacaktı. O zamanlar iletişim böyle değildi ki birtanem.Haberler aylar sonra geliyordu İkinci haber kızını doğurduktan bir ay sonra geldi Sevdiği adam,Trablusgarp'da savaşırken İngiliz'lere esir düşmüştü.Makbule'nin kardeşiyle beraber. Makbule acılar sıkıntılarla geçen uzun yıllar da bütün insanlar gibi yaşam savaşı için de evladını büyütmeye çabalarken,kocası da beş yıl sürecek esareti yaşıyordu İngliz'lerin elinde.İşkenceyle kahırla geçen beş tane üçyüz altmışbeş gün.Kendisi gibi üst düzey subayları öldürmüyor ama olmadık işkenceler yapıyorlardı.Günün birinde takas için lazım olurlardı kimbilir. Dayanılmaz sıcak,bakımsızlık,diğer askerlere yapılan zalimlikler hepsini bitirmişti. iEziyet çeken ölen askerlerini gördükçe,ölmediğine hayıflanıyordu.Sevdiklerinden vatanından kilometrelerce uzak,Osmanlı'ya ihanet içinde ki arap toprakların da bitmeyen uzun yıllar., Makbule,tam ümitlerinin bittiği ve en yenik düştüğü anda aldı kocasının dönüş haberini.Beş yıldır görmediği,hayalinde ki adamı beş yaşında ki kızının elini tutarak,bekledi liman da.Merdivenlerden inen bitkin ve yaşlı adamı,bütün vücudu titreyerek hüzünle kucakladı.Darmadağın olmuş hayaller ve bütünler. Tıpkı vatanı gibi Makbule içinden taşan hıçkırıkları yine içine gömdü.İkisi de daha yirmili yaşlarını bitirmemişlerdi.. Şok çabuk geçti.Erkeklerini evlatlarını kaybeden bir dolu kadından daha şanslı olduğunu biliyordu Bütün olumsuzlukları attı kafasından hasta,bitkin kocasını sevgiyle sardı titreyen kollarıyla. İkinci kızı doğduğunda Türkiye yine bir savaşı kurtuluş savaşını yaşıyordu.Mustafa Kemal Anadolu'ya geçmiş,Yeni Türkiye için milletiyle elele uğraş veriyordu. Öldü,bitti denilen,üstünde zafer çığlıklarıyla tepinen bir sürü düşmana nisbet, yepyeni bir ümit, yeni bir ülke doğuyordu Osmanlı'dan. Makbule.... O kadın benim anneannemdi Dedemi hiç hatırlamıyorum.Uzun esaret yılları savaşlar çok yıpratmış onu. Uğruna esir düştüğü vatanı,Atatürk ve ailesinin sevgisiyle yaşamış uzun yıllar. Anneannemi hayal meyal hatırlıyorum.İncecik,uzun boylu,siyah saçlı ve gözlerin de buğu olan bir kadın. Gencecik yaşamlarını şehit veren milyonlarca erkek, ve hüzün gözlü kalbi yaralı kadınlar gaziler.Onlar kendi çocuklarına,yeni nesillere ümit ve güven dolu bir ülke hediye ettiler.Onları Atatürk ilkeleriyle yokluklar içinde ama onurla büyüttüler.okuttular Sonrasını bilemiyorum.Ben,biz,bizler... sizlere ne bırakabileceğiz.Suçluluk hissini duymadan... Anneannem bize geldiği zaman koynunda yatardım,Hiç masal anlatmazdı bana. Babaannem gibi değildi.Belki de gerçekleri çok acı yaşadığı için... Her sabah dört de uyanır,beni de uyandırırdı.Küçük mangalın da pişirdiği kahvesinin birazını paylaşmak için. Anılar,anılar...İnsanın yaşadığı ve çoğunlukla bilinçsizce harcadığı yaşamı. Yaş aldıkça nasıl bir hatıra hazinen oluyor bilemezsin.O hazineyi hep güzel şeylerle doldurabilsek,ve koruyabilsek.Geçmişe,geleceğe,ve güzelliklere daha az ihanet ederiz belki de. Ben senin anıların da nasıl olacağım bilemiyorum.Ama sen benim seni çok sevdiğimi hep bileceksin. Ve ben o sevgi de ölümsüz olacağım..Tıpkı benim ölümsüzlerim gibi Cansın Erol |
| | |
| |
| |
|
|